-Bir Cumartesi Hikâyesi- İPEK GÖMLEK

-Bir Cumartesi Hikâyesi-

İPEK GÖMLEK

Memleketinden ayrılalı tam iki yıl olmuştu.

Zalım gurbet gününe gün eklemiş, ayına ay...

İki yıl ona iki asır gibi gelmişti.

İşte şimdi taşı toprağıyla, ekmeği suyuyla ve can insanlarıyla hasretini çektiği memleketine dönüyordu.

Köprüden geçerken otobüsün buğulu camını elinin içiyle sildi ve son defa İstanbul'a baktı.

Sadece kendisinin duyabileceği bir sesle, "Elveda İstanbul!" diyebildi.

Karlı bir kış gününde bir tahta bavulla geldiği bu şehirden hüzünlü bir sonbahar günü, yine bir tahta bavulla ayrılıyordu.

Büyük ümitlerle ve güzel hayallerle gelmişti.

Kader, o güne kadar hiç duymadığı ve yapmadığı bir işe bağladı onu:

Külhanlık!

Hamamlar meskeni olmuştu.

Kazana kömür at, kazandan kül çıkar; tekrar kömür at, tekrar kül çıkar!

Hasretliğin canına tak ettiği bir gün, "Paraysa para, yeter artık!" diyerek pılı pırtısını toplayıp memleketin yolunu tuttu.

* * *

Gelişi kasabada sürpriz oldu.

Gittiğinde on iki yaşında olan kızı Bağdagül babasının bu beklenmedik dönüşüne çok sevindi.

"Babacığım!" deyip boynuna sarıldığında her ikisi de göz yaşlarını tutamadılar.

Nasıl da özlemişlerdi birbirlerini!

Ona Mahmutpaşa çarşısından hediye olarak ipek gömlek almıştı.

Ne alacağını bir türlü bilememişti de en son Harputlu hemşerisi Hüseyin'in tavsiyesine uyarak ipek gömlek almaya karar vermişti.

Satıcı, "Seksen, ama sana altmış." dediğinde, kızı gözünün önüne gelmiş ve "Çok pahalı; ama olsun!" deyivermişti.

İki yıldır görmediği güzel kızına taa İstanbullardan ucuz bir hediye mi götürecekti!

Kasabada ipek gömlek yoktu; hattâ Şahin Ağa'nın kızında bile...

Herkes görmeliydi; konu komşu "Keçelilerin Sinan, kızına İstanbul'dan ipek gömlek getirmiş." diyerek birbirine söylemeliydi.

Bavuluna özenle yerleştirdiği ipek gömleği gururla çıkardı ve kızına verdi.

Biraz sonra odanın içinde, pembe ipek gömleğiyle dünya güzeli bir kız duruyordu.

Keçelilerin Sinan, içinden "İyi ki almışım!" diyerek kendisiyle gurur duydu.

* * *

Kasabada düğün vardı.

Keçelilerin Sinan'ın kızı Bağdagül, babasının İstanbul hediyesi ipek gömleğini giyerek düğüne gitti.

Onun gelişiyle kadınlar arasında bir dalgalanma oldu; herkes yanındakine onu gösteriyordu.

İç geçirenler, dudak ısıranlar...

Birçok genç kız, ilk defa bir ipek gömlek görüyordu.

Bu arada beklenmedik bir şey oldu:

Ortada döne döne oynayan Şahin Ağa'nın kızı Kamer bir anda oynamayı bırakıp koşa koşa düğün evini terk etti.

Annesi de arkasından seğirtti.

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı.

* * *

Şahin Ağa'nın kızı Kamer, konağa ağlayarak girip kendini odasına kilitlediğinde Şahin Ağa'ya haber çoktan varmıştı bile:

"Ağam yetiş! Kamer Sultan'a bir hal olmuş." dediler.

Annesinin bütün yalvarmalarına rağmen odasının kapısını açmayan Kamer'in hıçkırık sesleri duyuluyordu.

Şahin Ağa ve karısı dakikalarca yalvardılar Kamer'e kapıyı açması için.

Nihayet Kamer odasından çıktı ve çıkar çıkmaz da babasının boynuna sarıldı.

Mesele anlaşılmıştı.

Bağdagül pembe ipek gömleğiyle düğün evine girdiğinde bütün dikkatleri üzerine çekmiş, ortada oynayan Kamer'e kimse bakmamıştı.

Üstelik, bazı kadınların, "Ağa kızında bile yok!" gibi laflar ettiklerini Kamer kulaklarıyla duymuştu.

Keçelilerin Sinan gibi fakir fukara birisi, kızına ipek gömlek alıyor da kasabanın en zengin adamı olan Şahin Ağa, biricik kızına bugüne kadar neden bir ipek gömlek almamıştı?

Her zaman, "Benim kızım her şeyin en iyisine layık!" demez miydi?

Fakat şimdi?!

Görmüş geçirmiş Şahin Ağa, kızının gözlerine bakarak şöyle dedi:

"Güzel kızım, bir tanem! Bir ipek gömleğin lafı mı olur? Dünyanın bütün ipek gömlekleri sana feda olsun. Mademki ben bu kasabanın ağasıyım; en güzel elbiseleri senin giymen gerekir."

Daha başka şeyler de söyledi Şahin Ağa ve kızının hıçkırıkları kesildi, yüzü gülmeye başladı.

Kahyası Mahmut'u çağırdı; hemen yola çıkmasını ve Elazığ, Malatya, ta Adana'ya kadar gitmesini, en yakın nerede bulursa bir tane değil birkaç tane ipek gömlek alıp gelmesini emretti.

Onlar konuşmayı bitirmeden Mahmut Kahya yola çıkmıştı bile.

* * *

Ertesi gün Şahin Ağa'nın uşağı, Keçelilerin Sinan'ın kapısını çalarak: "Ağam seni görmek ister, hem de kızına İstanbul'dan aldığın ipek gömleği de beraberinde getirecekmişsin!" dedi.

Demek ki, Şahin Ağa bile görmek istediğine göre, kızının ipek gömleği kasabada herkesin dilindeydi.

Keçelilerin Sinan bir kere daha kendisiyle gurur duyarak içinden "İyi ki almışım." dedi.

Koltuğunda gazete kağıdına sarılı ipek gömlek olduğu halde ağa konağının yolunu tuttu.

Uşak önde, o arkada konağa girdiklerinde Şahin Ağa meşe odunlarının çıtırdayarak yandığı şöminenin karşısında kocaman bir yer minderinin üstünde bağdaş kurmuş oturuyordu.

Keçelilerin Sinan, ağanın elini öptü ve kendisi için hazırlanan diğer mindere diz çöküp oturdu.

İstanbul'da nerede kaldığını, nerelerde çalıştığını, para kazanıp kazanamadığını, kısacası iki yılının nasıl geçtiğini ağası sordu, o anlattı.

Bu arada uşak, kahvelerini getirdi; birlikte içtiler.

Nihayet Şahin Ağa, kenarda gazete kağıdına sarılı duran ipek gömleği işaret etti.

Keçelilerin Sinan tevazu ve saygıyla uzattı gömleği.

Fakat o da ne?

Şahin Ağa aldığı gibi ateşin içine fırlatıverdi o güzelim ipek gömleği.

Şaşkına döndü Keçelilerin Sinan!

Şöminenin alevleri çoğalırken Şahin Ağa, oturduğu minderin altından çıkardığı bir tomar parayı attı Keçelilerin Sinan'ın kucağına.

Sesinin tonunu yükselterek başladı konuşmaya:

"İt oğlu it! Sana mı düşmüş bu kasabaya ipek gömlek getirmek? Ben bilmez miyim kızıma en güzel elbiseleri giydirmeyi? Fakat, fakir fukaranın çocuğu özenir de boynunu büker diye yapmadım bunu. Sen gittin İstanbul'dan ipek gömlek getirdin öyle mi? Kaç genç kızın boynu büküldü düşündün mü hiç?"

Şahin Ağa'nın zembereği boşalmıştı.

Konuşmasının sonuna doğru sesinin tonu azaldı, bir ihtiyacı olduğunda kendisine gelebileceğini, kapısının açık olduğunu karşısında titreyen Keçelilerin Sinan'a tekrar tekrar söyleyerek sözünü tamamladı.

* * *

Bu hikayeyi anlatan Pertekli ayakkabı tamircisi de ekledi:

"Biz eskiden yeni çıkan bir meyve ya da bir kilo et aldığımızda konu komşu görmesin diye saklayarak eve götürürdük. Kimse de olmayan bir şeyi alırken bin kere düşünürdük. Alan olur, alamayan olur. Şimdi insanlar, yeni aldıkları bir şeyi herkese göstermek için özel çaba harcıyorlar."

Ayakkabı tamircisi haklıydı.

İnsanlar uzak bir yere gidip dönen biriyle hâl hatır ederken "Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat." derlerdi.

Şimdi kebap yerken çekilmiş fotoğraflarını sosyal medya alanlarında paylaşanları ya da lokantaların önüne atılmış masalarda yemek yiyen insanları görünce bu hikayeyi yazmak aklıma geldi.

Ve dedim ki;

"Bir zamanlar bizi biz yapan medeniyet değerlerimiz varmış."

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar SALİH ÖZDEN - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Dumlupınar Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Dumlupınar Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Dumlupınar Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Dumlupınar Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.