TİYATRO MU, GERÇEK Mİ?

featured
service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ustalık, çıraklık-kalfalık vetirelerinin/süreçlerinin aşılması ile ulaşılabilen nokta. Vasıflı olmanın zirve noktası. Sonrası üç nokta… Hayatımızın her merhâlesinde virgülle ya da noktalı virgülle dönemeçlere ve duraklara ulaşmaktayız… Zaman zaman kitabını yazmaya çalıştığımız hayat defterinin sayfalarında noktalı sopalarla ve parantezler açarak su kaynatarak çaba göstermeye devam ediyoruz… Kim bilir dipnotlarla ve referanslarla avunduğumuz gerçeklerin provalarını hayatımızın tiyatrosunda[1]  sahneliyoruz… Tiyatro mu, gerçek mi? İçi dışına, dışı içine geçmiş benliklerimiz gibi… Dersine çalışmadığımız imtihânın hesabını iyi yapalım… Her gün, belki varacağımız son bir günün provalarının yapıldığı final gibi… Doğduğumuz günden akıl bâliğ olacağımız güne kadar farkına varamadığımız günleri torbaya koysak ne yazar? Keşki hep mâsum kalabilsek… Hatalarımız, yanlışlarımız ve eksik kalan yanlarımız ve yapamadıklarımız fikir-zikir-şükür ile yoğrulduğunda kemâle ermenin basamakları… Yargılama kendimizden-özümüzden başladığında anlamlı… Hep haklı olmamız gerekmiyor… Başkalarını yaftalamak iç dünyalarımızın yansımalarını dillendirmekten öte bir anlam taşımıyor… Bu, dedikodulardan ve hâdiselerden arınmakla alâkalı… Bu, fikir şeridinde kalabilmek demek… Çizgimizin eksi tarafta seyretmesi ise küfür kulvarına yatay ya da dikey geçiş demekFikir mi, küfür mü?[2]  Aslolan çizgimizin artı tarafta muhkem tutulması…

Hayat iki nokta arasında sıkıştırılan bir doğru parçasından ibaret olsa, yaşamaya değer olur muydu? İki noktanın görünmeyen devamı olan sonsuzluk çizgisindeki noktaları hesaba katmamak mümkün mü? Kader ve kaza zâviyesi… Eksi ve artıların bileşkesi sıfır noktasında düğümlenmekte… Noktaların her biri bire (1’e) meftun… Nokta… Üç nokta… Hayatın kimyasını, hayatın imlâsına mı havâle etsek? Psikoloji olmadan sadece Biyoloji ile vücudumuzu anlamaya çalışmak beyhude bir gayret… Kelimeler kelimeler… Kelimelere mâna yüklemedikçe, cümle paragraf ve metin olmadıkça işimiz gerçekten çok çetin… İnsan bir kalem, yaşadıkları ise ya tiyatro ya da gerçek… Fark eder miydi? Netice mühim… Neticede her birimizin bir şiiri bir hikâyesi bir romanı bir tiyatrosu var, yaşadıklarımızın faturası kesildiğinde… Hesap meselesi… Yüzlerimize maske geçirmek zorunda mıyız, kendimizle yüzleşirken bile? Bile bile hep aynı oyunu sahnelemeye devam… Tarafları ve taraftarı kurban eden tarafgirlik aslında… Ya da iki tarafın da dışında üçüncü tarafın – ortak aklın taraftarı olmak; her bir tarafın artılarını dikkate almak kısmını tercih etmek en akıllıcası olsa gerek… Körü körüne tarafgirlik narsisizme[3] ve fanatizme[4]  teslimiyettir… Nasreddin Hocanın taraflara “sen haklısın” ve “sen de haklısın” ölçüsünü ölçü almak… Merhametin, sevginin boyut değiştirdiği evrildiği nokta mıdır kin ve husumet? “Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz.” (Hadis-i Şerif)… Hesapların dürüldüğü, hükmün verildiği zaman… İnsan olmak… Tercihlerimize göre hayatımızın şiirini hikâyesini romanını senaryosunu yazıp okuyoruz; belki de bunu bizim adımıza yazanların ve kurgulayanların sadece figüranlarıyız… Mesele ağacın odun-kütük-kereste halinin işlenmemesi meselesi… Yontulmayan olarak kalmak ya da masa olmak kalem olmak meselesi… Can alıcı nokta: “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.” (Necip Fazıl Kısakürek)… “Yanmak var, yanmak var. Odun yanınca kül olur, insan yanınca kul olur.” (Mevlana)… Yoğurdu suyla karıştırınca sulu yoğurt oluyor… Doğru olmayan bilgi… Unu yağla ve şekerle karıştırınca da helva olmuyor… Helva için hüner, ölçü ve ustalık da gerekiyor… Yoğurdu suyla belli bir süre çırpınca ayran oluyor… Her şeye maydanoz olunca sulu yoğurt bile ne ayran ne de sonrasında hıyar olsa da cacık olmuyor maalesef… Toprak ve su kavuşunca birbirine… Hayat platformu çamur şekillenir… Çamur olunca tohum hayat bulur… Lâkin birilerine çamur atınca hayatlar kararır… Çamura batınca ve çamura yatınca insan çamura bulaşanın halinden anlar… Hayatın tiyatrodan ibaret olmadığını gerçeklerle yüzleşerek çamura düşeni çamurdan çekip çıkarmaktır, insana yakışan… Çamuru karnında, çiçeği burnunda genç dimağlara iyi rehber olmaktır, insana yaraşan… Çamura taş atmanın neticesi ise belâdır…

1948 yılında kurulan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün 1961 yılında aldığı kararla her yıl enstitüye üye ülkelerde 27 Mart günü Tiyatro Bayramı/Günü olarak kutlanmakta… Hayatın kesitlerinin sanatın sihirli dokunuşuyla tiyatro sahnelerinde canlandırılması, tiyatronun aslında gerçeklerin ve hayâllerin harmanlanıp beş duyumuzun algısına sunulması mârifetidir… Tiyatro, hayatımızın gerçeklerinin kesitler halinde beş duyumuzla zihinlerimizde ve gönüllerimizde muhasebeye çekilmesidir… Bu sebeple tiyatroda harekete, konuşmaya, bazen de müziğe yer verilir. Tiyatroda oynayanla izleyen arasında yakın, sıcak bir iletişim vardır… Tiyatro sanatının icrâ edildiği ilk zamanlarda tiyatro oyunun yazılı metni yoktu. Yeteneklerine güvenen oyuncular ortaya çıkıp bir çeşit tuluat (oyuncuların o anda düzenledikleri hareketleri, tasarladıkları sözleri söylemeleri) yaparlardı…

İnsan olalım ki kitap gibi zevkle okunalım; unutmayalım ama okunsak da okunmasak da kitabın ve kalemin ham maddesi odun… Birinin odun olması, bir başkasının tutunacak dal arayışından… Birinin sırtına binen veya sırtına yük yüklenen olması da sorumlulukların hep bir başkasına bırakılmasından, ucuz ve kalitesiz davranılmasından, niteliksiz olmaktan, odun kalmaktan… Hayat “kimine bir tiyatro sahnesi” dense de, işin aslı rolü veren ve alan yok… Rol aldığını söyleyen de gerçeğini yaşayan da tercihlerine göre adı konmamış rolünü yapmaya-yaşamaya çalışıyor… Elbette hayatın bir bedeli bir hesabı ve bir faturası var… Tiyatro mu, gerçek mi? Selam, sevgi ve saygılarımla…

[1]  tiyatro: (İt teatro / Fr théatre sahne gösterisi / Lat theatrum / Yun théatron θέατρον seyir yeri, tiyatro.) Dram, komedi, vodvil vb.

       Edebiyat türlerinin oynandığı yer; bu türleri, izleyiciler önünde sahnede oynayan grup; sahnelenmek için yazılmış oyunların tümü

[2] https://dumlupinargazetesi.com/kose-yazisi/fikir-mi-kufur-mu

[3] narsisizm: Toplumdaki bazı bireylerin yükseltilmiş özgüven ile kendilerini sürekli diğer insanlardan üstün görmesiyle ortaya çıkan

     bir kişilik bozukluğu

[4] Fanatiklik veya fanatizm: Yüksek sempati ve sevginin bir marka, kurum ya da topluma mal olmuş birey üzerinde yoğunlaşması

Zafer NEFER, 19.12.2021 10.35, Aydın

TİYATRO MU, GERÇEK Mİ?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

Dumlupınar Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin