ÇİLENİN ŞAİRİ: NECİP FAZIL KISAKÜREK

Necip Fazıl Kısakürek ismini ilk duyduğumda ilkokul öğrencisiydim. Bir kış günü, Eskişehir’de bir düğün salonunda konuşuyordu.


Her zaman minnet ve şükranla andığım ilkokul öğretmenim Hasan Gümüşgöz köyümüzden topladığı birkaç kişiyle birlikte beni de götürmüştü.


Eski bir minibüsle elli kilometrelik yolu bir buçuk saatte alarak akşam karanlığında Eskişehir’e gelmiştik.


Yolda midem bulanmış, başım dönmüş ve hasta olmuştum.


Hatırladığım tek şey, kürsüde şiirler okuyan, kükreyen, hıçkıran, emir ve talimatlar veren hırçın bir adamın konuşmasıdır. 


Aradan yıllar geçti.


Bu sefer Ankara’da MTTB binasındayız.


Üstad, “gençlik” diyor, başka bir şey demiyordu.


Köpükten gövdesine kurşundan bir yük binmiş, çıkmak için yırtındığı, çatladığı yokuşlarda alınyazısı susamak olan, hor görülen, öksüz bırakılan büyük bir davanın sahibi, kaderi akrebin kıskacında yoğrulmuş bir gençlik… 


“Masum Anadolu’nun saf çocuğu”, “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” olan bir gençlik…


Yurduna, Türk milletine, İslam âlemine, bütün insanlığa örnek teşkil edecek bir gençlik...


Üçüncüsü de Konya’da Zafer Sineması’nın salonunda…


1977 veya 1978…


Üstad, il il gezip konferanslar veriyordu. Kayseri’den Konya’ya geleceğini duyduk.

Hacettepeli üç genç, trene binip onu dinlemek için Ankara’dan Konya’ya gittik.

Çile’nin Şairi, Anadolu’nun göbeğinden dünyaya haykırıyordu:


Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes!

Ey kahpe rüzgar, artık ne yandan esersen es!..


Son zamanlarda bazı çevreler, onun rahmetli Menderes’e mektup yazarak ondan para istediğini, bunun üzerine Menderes’in talimatıyla örtülü ödenekten para ödendiğini söyleyerek kötülemeye çalışmakta… 


Necip Fazıl’ın hayatında bilinmeyen bir şey yoktur; açın “Bâb-ı Âli” isimli eserini okuyun.


Artılarıyla eksileriyle, meziyetleriyle zaaflarıyla “ben buyum” diye haykırır üstâd…


Onu kötülemek isteyenler, onun Abdülhakim Arvâsi ile tanışmadan önce, “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” dediği,  gençlik yıllarındaki bohem hayatını ve o yıllarda yazdıklarını gündeme getirirler.


Bunlara Üstad’ın verdiği cevabı bir kere daha hatırlatalım:


“Ben otuz yıllık geçmişimi dürdüm, büktüm, çöpe attım. Çöpü karıştırmak köpeklerin işidir.”


Necip Fazıl Kısakürk, her şeyden önce şiirimizin doruk noktalarından biridir.


Türkçenin güzelliğini ve Türk-İslâm medeniyetinin zenginliğini mısralara dökerek ölümsüz şiirler yazmıştır.


Özellikle 1934 yılında Abdülhakim Arvâsî ile tanıştıktan sonraki hayatı çalkantılarla geçmiş, başta Nazım Hikmet, Ahmet Emin Yalman olmak üzere sık sık İslâm düşmanlarının saldırılarına uğramıştır.


Zamanın siyasi iktidarlarıyla anlaşamamış, sudan bahanelerle atıldığı zindanlarda bile mücadelesini sürdürmüştür.


Zindan iki hece, Mehmed’im lafta

Baba katiliyle baban bir safta

Bir de “geri adam” boynunda yafta

Halimi düşünüp yanma Mehmed’im

Kavuşmak mı? Belki daha ölmedim.

16.yüzyılın büyük şairi Bâkî’den yüzyıllarca sonra Türk Edebiyatı Vakfı ona “şairlerin sultanı” anlamına gelen “Sultan’üş Şuara” unvanını verdi.


Evet, 1904 yılında İstanbul Çeberlitaş’ta hayata gözlerini açan Necip Fazıl Kısakürek, çileli bir hayattan sonra, onlarca eser bırakarak 1983 yılında Hakk’a yürür.


“Kaldırımların kara sevdalı eşi” bugün İstanbul’un Eyüp Sultan Mezarlığı’nda ebedî uykusundadır.


Bizler onu Türk edebiyatının usta bir şairi, İslam davasının bir mücahidi ve vasiyeti gereğince “Allah ve Rasûl aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divânesi” olarak hatırlayacağız.


Mekânı cennet olsun!..