1939 erzincan depremi: anadolu’nun en uzun gecesi
27 Aralık 1939 gecesi yaşanan Erzincan depremi, Türkiye’nin yakın tarihine kazınan en büyük felaketlerden biri oldu. Dondurucu soğuğun -35 dereceye kadar düştüğü o gecede, yalnızca binalar yıkılmadı; on binlerce hayat bir anda karanlığa gömüldü. Resmî kayıtlara göre 33 bine yakın insan yaşamını yitirirken, 100 binden fazla yapı yerle bir oldu. Ayakta kalan az sayıdaki insan için mücadele, depremden sonra başladı.
Şehrin harabeye döndüğü saatlerde devlet imkânlarının sınırlı olduğu bir ortamda, hayatta kalma savaşı veren Erzincan’da beklenmedik bir dayanışma örneği ortaya çıktı.
Yıkılan cezaevinden yükselen insanlık
Depremde büyük hasar gören Erzincan Cezaevinin duvarları çöktüğünde içeride bulunan mahkûmlar için iki seçenek vardı: kaçmak ya da kalmak. Dönemin savcısı İzzet Akçal’ın çağrısı, tarihin akışını değiştirdi. Mahkûmlar firar etmeyi değil, enkaz altındaki insanlara ulaşmayı seçti.
Gözetimsiz, silahsız ve zincirsiz şekilde çalışan bu insanlar günler boyunca enkazdan canlı çıkarmak için mücadele etti. Resmî yazışmalara yansıyan bilgilere göre yaklaşık bin kişinin kurtarılmasında rol oynadılar. Yağma olaylarının önüne geçtiler, buldukları değerli eşyaları sahiplerine ulaştırdılar.
Toplumun “suçlu” diye damgaladığı bu insanlar, mahkûmlar kavramının yanına “kahraman” kelimesini ekleyen bir tablo çizdi.
Enkazın içinden çıkan bir kütahyalı
Bu büyük hikâyenin en çarpıcı simalarından biri ise Kütahyalı Recep oldu. Tamircilikle geçimini sağlayan ve aldığı cezanın yarısını cezaevinde geçirmiş olan Recep, depremden kısa süre önce ailesiyle görüşememenin acısını yaşıyordu. Deprem sabahı, eşinin ve çocuğunun akıbetini bilmeden enkazın içine koştu.
Gazeteci Naci Sadullah’ın tanıklığına göre, Recep yıkılmak üzere olan bir yapının içinden küçük bir kızı çıkarırken görüldü. Kendi ailesine ulaşma umuduyla çalışırken başkalarının hayatına tutunmasına vesile oldu. Kurtardığı her canın ardından tek bir cümle kuruyordu: Affedilmek ve ailesine kavuşmak.
Göğsünde sakladığı kırmızı ipek mendil ise felaketin ortasında taşıdığı tek hatıraydı.
Bir mont, bir hayat ve donan bir kahraman
Soğukla mücadelenin en ağır yaşandığı günlerden birinde istasyon çevresinde üzerinde mahkûm elbisesi bulunan bir genç görüldü. Enkazdan kurtarılmış, üzerindeki kıyafet bir başkası tarafından verilmişti. O kıyafeti veren kişi Kütahyalı Recepti.
Kendi montunu çıkarıp enkazdan kurtarılan depremzedeye veren Recep, geceyi dondurucu soğukta geçirdi. Cebindeki kırmızı mendil kimliğini ortaya çıkardı. Ertesi gün gazeteciler onu aradığında gelen cevap, felaketin en acı satırı oldu: Recep soğuktan hayatını kaybetmişti.
Devletin vefa kararı
Mahkûmların gösterdiği bu olağanüstü çaba Ankara’ya rapor edildi. 26 Nisan 1940’ta çıkarılan özel düzenlemeyle 241 mahkûmun cezasının büyük bölümü affedildi, borçları silindi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, felaket gecesinde insanlığı seçenlere resmî bir vefa gösterdi.
Ancak bazı isimler bu kararı göremedi. Onlardan biri de Kütahya’nın yetiştirdiği bu sessiz kahramandı.
Bir kırmızı mendilin hatırlattıkları
Bu hikâye yalnızca bir deprem haberi değil; felaketin ortasında insan olmanın ne anlama geldiğini gösteren bir hafıza olarak kaldı. Toplumsal önyargıların yıkıldığı, vicdanın duvarlardan daha güçlü olduğunun görüldüğü bir geceydi.
Bir babanın ailesini ararken başkalarının hayatını kurtarması, bir mahkûmun özgürlüğü değil sorumluluğu seçmesi ve bir kırmızı mendilin yıllar sonra bile anlatılan bir hatıraya dönüşmesi…