GÖNLE EKİLEN İYİ NİYET TOHUMLARI

Zamanın durmaksızın aktığı, her şeyin hızla eskiyip tükendiği şu fani dünyada, insandan geriye kalacak yegâne miras, sessizce bırakılmış ruh izleridir. Kadim bilgelik, insanı sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık olarak görmez; onu, kâinatın özünü içinde taşıyan deruni bir ayna, bir gönül coğrafyası olarak nitelendirir. Bu coğrafyanın en kurak mevsimleri bile, saf bir niyetle toprağa bırakılan tek bir tohumla sonsuz bir bahara durabilir. Çünkü iyi niyet; hırsın, kibrin ve telaşın uzağında, kalbin en kuytu köşesinde beslenen ve bereketi tüm dünyayı kuşatan gizli bir geometridir.

Ahilik geleneğindeki o muazzam zarafet tam olarak bu hakikatten beslenirdi. Bir ustanın elindeki iğne, deriyi delip geçerken aslında zamana ve mekâna sırlar fısıldardı. O iğne, sadece fiziki bir ipliği değil; sabrı, teslimiyeti, sadakati ve el emeğini göz nuruyla birleştirip bir dua gibi ilmek ilmek işlerdi kumaşa. "Seni giyen yanlış yere gitmesin..." diyen o eski seslerin yankısı, bugünün modern insanına unuttuğu o kadim pusulayı hatırlatıyor: Emek, niyetle yoğrulduğunda sadece bir geçim kapısı olmaktan çıkar, adeta dikey bir yükselişe, kalbi arındıran bir ibadete dönüşür.

Peki, bugünün gürültülü ve hoyrat dünyasında bizler hangi kumaşları dokuyor, kalplerimize hangi ilmekleri atıyoruz?

İyi niyet, her şeyden önce bir varoluş tercihidir. Hayatın bizden sürekli şüphe etmeyi, hep bir adım sonrasını hesaplamayı ve her insani ilişkide gizli bir çıkar aramayı talep ettiği bu çağda; karşılık beklemeden, sadece "iyi" olanı seçebilmek en büyük asalettir. Bir insanın yükünü hafifletmek için uzatılan sessiz bir el, bir yetimin yüzündeki tebessüme vesile olan sıcak bir kelime ya da hiç tanımadığımız bir yabancının selameti için kalbimizden göğe yükselen gizli bir dua... Bunların her biri, insanlık kumaşına sökülmemek üzere atılmış, ebediyete giden en sağlam dikişlerdir.

Tıpkı toprağın bağrına düşen bir tohum gibi, iyi niyet de ekildiği ilk anlarda gözle görülmez. Üzeri örtülüdür, sessizdir ve dışarıdan bakan keskin gözler için belki de ehemmiyetsizdir. Fakat unuttukları şey şudur: Tohumun gücü cüssesinde değil, içinde sakladığı hayat potansiyelindedir. Kalbe samimiyetle ekilen o iyi niyet tohumu, doğru kalplerin yağmuruyla buluştuğunda öyle derin kökler salar ki, gün gelir en amansız fırtınalarda bile yıkılmayan, gölgesinde nice yorgun ruhların dinlendiği muazzam bir çınara dönüşür. Üstelik iyilik bulaşıcıdır; bir gönülde filizlenen güzellik, rüzgârın polenleri taşıması gibi dalga dalga yayılarak başka yürekleri de mayalar.

İnsan, bu fani alemde bıraktığı samimi izler kadar yaşar. Dilimizden dökülen her kelimenin bir dua hükmünde olduğunu, bastığımız her toprağa aslında kendi ruhumuzun rengini verdiğimizi fark ettiğimizde, hayatın da rengi değişecektir. Konuşurken sözün kalbine, yürürken niyetin menziline bakmak bu yüzdendir.

Varsın dünya kendi ekseninde hızla dönmeye devam etsin; bizler heybemizde iyi niyet tohumları taşımaktan, ömrümüz elverdiğince o dilsiz duaları gönüllere ekmekten vazgeçmeyelim. Bilmeliyiz ki; bereket, kalbini temiz tutanın yol arkadaşıdır; huzur ise, bencilce saklananlarda değil, cömertçe paylaşılan o samimi iyiliklerin gölgesinde açan en güzel meyvedir.