Günümüz dünyası, her yanımızı saran bir gürültü kuşatması altında. Herkesin konuştuğu, kimsenin dinlemediği; dillerin yarıştığı ama gönüllerin sustuğu bir hengâmenin tam ortasındayız. Oysa kadim irfanımız bize başka bir hakikati fısıldar: Gerçek bilgi, satırlarda biriken malumat değil, sadırlarda demlenen sükuttur.
Sükut, sadece bir sessizlik hali değildir; o, varlığın asli sesine kulak kesilmektir.
sükut ; sadece dudakların birleşmesi değildir.Asıl sükut ; zihindeki binbir kavgayı, geçmişin keşke’lerini ve geleceğin kaygılarını bir kenara bırakıp "an"ın içindeki ilahi tecelliyi seyretmektir.
Hz. Meryem’e vahyedilen o sükut, bir çaresizlik değil, en büyük hakikate sığınma halidir. İnsan kelamdan elini eteğini çektiğinde, eşyanın dilini duymaya başlar. Bir çiçeğin açışındaki, yağmurun düşüşündeki o kelamsız hikmet, ancak sessiz bir kalbe misafir olur. Bilmek, bazen sadece susup izlemektir.
Sükut, konuşacak bir şeyi olmamak değil; söylenecek sözün izzetini korumaktır. Çünkü insan, en çok sustuğunda kendine yaklaşır. Kelimeler azaldıkça anlam çoğalır; ses dindikçe vicdanın ve ruhun sesi yükselir. Kendini gürültüyle ispat etme çabasından vazgeçen kişi, aslında en büyük beyanı hal diliyle vermiş olur.
Bugün biraz susmaya ne dersiniz? Kelimelerin o sığ kıyılarından ayrılıp sükutun o uçsuz bucaksız ummanına yelken açmaya... Zira gerçek irfan, çok konuşan dillerde değil, sükutuyla derman olan gönüllerde saklıdır.
Unutmayın; en büyük ferman, sessizce okunan insanlık kitabıdır.