Kalküta’da üçüncü günümüz. Bugün ilk hedefimde, dünde az bir kısmını gezebildigim koloni döneminin en önde gelen meydanlarından birisi olan eski adı Dalhousie Square olan B.B.D Bagh var. Otelden meydana kadar yürüyorum , önümde şehrin bir dönem su ihtiyacını karşılamış olan Lal Dighi denilen göl beni karşılıyor. Daha öncede ifade etmiştim , Kalküta İngilizlere uzun bir dönem başkentlik yapmış bir şehir ve bu bölgede koloni dönemine ait en önemli ve dikkat çeken yapıları görebiliyorsunuz, amacım koloni döneminin mimari izlerini sürmek.
Notlarıma bakıyorum , ilk görmek istediğim yer 10 dönümlük bir alana yayılmış olan 150 metre uzunluğunda ,üç katlı Writer’s Building (katipler binası).1777'de Richard Barwell tarafından yaptırılan bina, Thomas Lyon tarafından tasarlanmış.İlk başta Doğu Hindistan şirketinin çeşitli iletişim ihtiyaçları için düşünülmüş, sonra bir dönem Fort William koleji olarak da hizmet etmiş.2013’de bir restorasyon geçirmiş, şu anda Batı Bengal eyaletine hükümet binası olarak hala hizmet vermekte. Önünde palmiye ağaçları olan, ana girişinde 6 korint sütunları, büyük bir girişi ve kırmızı tuğla şekli ile geçmişin derin izlerini taşıyor. Kâtipler binasının hemen arkasında Eastern Railways Building’ide görebiliyorsunuz.
Kâtipler binasının önünden ayrılıp Kalküta’nın en ikonik binalarından birisi ve N.S Rd’u tamamen kapatmış muazzam büyüklükteki Chartered Bank’a geçiyorum. Binanın sahibi Burdwan Mihrajesi,yapı mimar Edward Thornton tarafından tasarlanıp 1908’de bitirilmiş ve 1853 yılında James Wilson tarafından kurulan bankaya kiralanıyor , İslam ve Bizans esintilerine sahip kubbe ve kemerli bir teması var. Mimarisinde kırmızı ve beyaz şeritli desenler kullanılmış, bu form boya ile değil Bombay’dan gelen tuğla ve Porbunder taşı kullanılarak oluşturulmuş, binanın bir tarafında 35m yüksekliğinde bir saat kulesi var, diğer tarafın dada 40m’lik başka bir kuleye daha sahip.1990’larda ekonomi ’de yaşanan durgunluk nedeni ile banka operasyonel maliyetlerini kısmış ancak bu yetmeyince banka taşınıp binayı satmaya karar vermiş,onbin metre karelik bu yapının metre kare fiyatının günümüz şartlarında 150-160 Amerikan doları civarı olduğu ifade edilmekte. Bina şu anda sessiz bir çığlık gibi ,kapılarına bakıyorum toz ve kir kaplamış, pencerelerinde örümcek ağları birikmiş, zemin katta çıkan bitkiler derin yarıklar oluşturmuş, bir dönemin şaşalı yapısı bugün karanlığa gömülmüş.
Karmaşık duygular içinde bölgeden ayrılıp ,diğer etkileyici yapılardan birisi olan General Post Ofis binasına geçiyorum.1727’den beri hizmet veren bu bina Hindistan’daki ilk posta ofisi olarak bilinmekte.GPO, heybetli yüksek kubbeli çatısı (67m civarında) ve uzun Korint sütunları ile dikkat çekici. Binanın eski ve görkemli tasarımı, modern zamanların koşuşturmacasına yakalanmış görünüyor. Gerçek şu ki GPO herhangi bir postane değil,Hint-Sarazen ve Neoklasik stillerin birleşimini tasvir eden tuğla ve harçtan yapılmış önemli bir eser. Yeteri kadar bina gezdik son olarak bu bölgede Eden Gardens diye bir yer var ,devasa büyüklükteki bu stadyum ’da kriket maçları oynanıyormuş , dışarıdan bir süre kendisini gözlemledikten sonra artık ayrılma zamanı ,en yakındaki metro ya atlayıp MG Rd durağında iniyorum.
Radarım ’da Howrah köprüsü ve Kalküta’nın meşhur çiçek pazarı var. Tüm Asya’daki en büyük çiçek pazarlarından biri olarak; harika bir renk, manzara, koku ve ses dizisi burası. Güneş doğar doğmaz, binlerce toptancı ,tarım arazilerinden gelen kilolarca rengarenk taze kesilmiş çiçekleri ile sizi buluşturuyor. Bu Pazar Kalküta ve Hindistan'a çiçek tedarik etmenin yanı sıra aynı zamanda Amsterdam, Dubai ve Avusturalya Auckland'a çiçek ihracatı da gerçekleştirmekteymiş. Mallick Ghat çiçek pazarının tarihi, 1855'te Ram Mohun Mallick'in Ghat'ı inşa etmesiyle başlamış, adı buradan geliyor,165 yıldır faaliyette olan bir yer burası,her gün 2000 civarında satıcı buraya geliyormuş.
Howrah köprüsüne kadar yürüyorum, Pazar’a inen bir merdiven var , inmeden önce bir süre yukarıdan izlemeye karar veriyorum, inanılmaz kaotik bir alan, insanlar , araçlar ,gelen gidenler ,çiçek taşıyanlar ile bu şamata beş duyunuza saldırıyor.
Merdivenlerden aşağıya inip pazara karışıyorum ,ilerlemek çok zor , sanki devasa bir çöplüğün içindesiniz ,ancak bir yandan muhteşem bir çiçek bahçesindesiniz, bu duyguyu tarif etmek çok güç, kokular herşey birbirine girmiş vaziyette ,parlak renkler aklınızı karıştırıyor ,deli bir kalabalık var, bağıranlar, çağıranlar, sizi iten insanlar, dilenciler, kaygan zemin, yerdeki çöp yığınları, kâğıtlar, köpekler, özellikle beyaz çelenkleri çevreleyen çok sayıda arı ve sinek sürüsü ,ortada giden mini kamyonlar, çiçek taşıyan hamalların olduğu bu pazarda beyniniz resmen dumura uğruyor. Burayı kelimelere dökmek çok güç ,ne desem boş. Ortalama iki saat kadar Pazar’da geziyorum, bu şehirde yapılacak en iyi deneyimlerden birisinin bu pazarı gezmek olduğuna artık eminim , farklı farklı değişik çiçekler ile buluşmak , onları koklamak bu arada kaosun ortasında kalmak acayip bir şey ,duygu karmaşası barometrem tavan yapmış durumda.
Tabi insanın aklına ilk şu soru geliyor ,Kalküta'da neden bu kadar büyük bir çiçek pazarı var ?? cevabı biraz uzun, Kentteki tapınaklar ve yerel ticarethaneler gün boyu buradan çiçek satın almakta. Portakal ve kadife çiçeği, genellikle Hindu tanrı ve tanrıçalarının çoğuna adak olarak sunuluyor ve kadife çiçeğinin safran veya turuncu rengi olması gerekiyor , çünkü Hindu kültüründe renklerin bir anlamı var ve turuncu kutsal. Bunlara ilaveten inançlı Hindular tapınaklara sunmak için bu Pazar’dan bireysel olarak da çiçek satın alıyorlar, sokak satıcıları buradan çiçek alıp güvenli seyahatler için yoldaki taksi ve kamyon şoförlerine satıyorlar, ayrıca oteller gibi işletmelerde sergilenmek üzere çiçek satın almakta. Büyük toptancılarda burada işlem yapıyor, son olarak çiçek Hindistan’da düğün sektörün dede yoğun olarak talep görmekte. Önemli bir husus ,bu pazarda tane ile çiçek satılmıyor, her şey kilo ile toptan veriliyor. Kalküta’da bu kadar çok kişiye hizmet veren devasa bir endüstri burası.
Pazar’da baya dolandım ,buranın iklimini iliklerime kadar hissettim , ayakkabılarım çamur oldu ,bu alandan hızlıca ayrılıp Howrah köprüsünün altındaki Mullick Ghat’a geliyorum , burası Hoogly nehrine inmekte , Hoogly’nin Ganga ile bağlantısı var bu nedenle burada banyo alıp puja yağmak çok kutsal ,nehre girip çıkan insanlar var.Kalküta’da her yıl düzenlenen Durga Puja adında bir festival’de yapılmakta. Unesco’nun İnsanlığın somut olmayan kültürel mirası listesine girmiş ve ortalama on gün sürmekte, Festivalde Tanrıça Durga'nın iblis Mahishasura'ya karşı zaferini kutlanmakta ve Durga Idolleri festival’in onuncu gününde Hoogly nehrine atılmakta.
Bu arada bu ghat’dan Rabindra Setu olarakda bilinen Howrah köprüsünün görüntüsü de çok iyi. Kalküta’nın ana omurgası olan ve şehrin iki yakasını bağlayan 705 metrelik bu köprü ikinci dünya savaşı esnasında 1943’de yapılmış, bu köprü aynı zamanda Kalküta'nın ikonik bir simgesi ve dünyanın en uzun çıkma köprülerinden birisi olarak kabul edilmekte,köprü her gün ortalama 100.000 civarı araç ve yaya taşımaktaymış. Çiçek pazarı beni duman etti , baya yoruldum , ghat’dan ayrılıp sokaktaki bir çaycıda masala çayı içip enerji topluyorum.
Bir sonraki noktam olan Kalküta’nın en büyük camisi Nakhoda Baro Cuma camisi için koasun içinden hareket ediyorum. Cami’nin bulunduğu muhit ticaretin yoğun olarak aktığı Burrabazar’da. Camiyi ilk gördüğümde tam köşede her iki tarafa dönen ve yerden yükseltilmiş gibi duran bir yapı gibi görünüyor. Cami’nin kısa tarihçesi de şöyle, Gujarat eyaletinden gelen Müslüman Memon cemaatinin lideri Hacı Zekeriya tüccar ve çok zengin bir kişiydi,99 gemisi ile denizcilik işi ile uğraşmaktaydı, elinde çok fazla arazi vardı ve aynı zamanda şeker ticaretinin de kralıydı. Hacı Zekeriya hayırsever ve dindar bir insandı kendi parasıyla satın aldığı arazi üstüne Farsçada denizci anlamına gelen Nakhoda camisini 1926’da inşa ettirir ve Zekeriya Medresesi'ni kurar.
Yapıya dışardan baktığımda dikkatimi çeken kırmızı kum taşı mimarisi oldukça etkileyici ,Babür ve Hint-Sarazen mimari tarzların bir karışımını yansıtıyor. Minareleri Ekber Şah’ın Sikandra’da bulunan mozolesinden esintiler taşımakta. Muhteşem ana kapıya bakıyorum bu kapı Agra – Fatehpur Sikri de bulunan Buland Darwaza’nın birebir kopyası gibi. Cami’nin kapasitesi 10.000 kişilik ve öğrenebildiğim kadarı ile sünni-Hanefi cemaat tarafından yoğunlukla kullanılıyormuş. Caminin 46 metre yüksekliğinde üç adet soğan şeklinde yeşil kubbesi ve iki minaresi var.Bunun dışında dikkatimi çeken diğer önemli bir nokta yüksekliği ortalama 30 metre civarında olan 25 adet küçük minaresi daha var. Cami’nin içinde kısa bir tur atıyorum, çiniler, mermer merdivenler ve kaplamalar, halılar ,hat levhaları ve süt beyazı mihrap ve mimber oldukça etkileyici kısa bir süre daha dolandıktan sonra ayrılıyorum.
Çiçek pazarı kan şekerimiz ile oynadı muhtemelen ,takviye için Caminin hemen yakınında Sufia diye bir restorana giriyorum, burası çok büyük bir yer değil , restoranın ana menüsü muglai ve kuzey Hint mutfağı üzerine kurulu, en meşhur yemekleri paya ( ayak paça gibi ),qorma (uzun sürede pişen kavurma ) ,ancak biz Hint pilavı olarak bilinen tavuklu biryani sipariş ediyoruz yanında sıcak sıcak tandır’da pişen roti ile yemek işini çözüyoruz.
Günümüz oldukça yoğun ve yorucu geçti , yarın bu şehirdeki son günümüz ,metro ile tekrar geri dönüp otelime çekiliyorum , bir süre dinlendikten akşam saat 20:30 gibi Batı Bengal’e has bir balık türü olan Hilsa yemek için Forum Mall denilen bir avm’nin içindeki
Oh! Calcutta denilen Restoran’a geçiyoruz.Menü’de epeyce bir seçenek var , biz balık sipariş ediyoruz ,Hilsa sarı bir köri ile servis ediliyor , balık görüntü olarak somona benziyor , ancak tat olarak farklı ve epeyce kılçıklı bir balık, dikkatli yemek gerekiyor ,akşam yemeği başarılıydı.Restoran’dan ayrılıp avm’de biraz dolanıyoruz, arkasından Rabindra Sadan metro durağını kullanarak ,park caddesine geri dönüyoruz. Bugün listemde son yapmam gereken iş , ayurvedic bir eczane bulmak. Bilmeyenler için Ayurveda, kökeni Hindistan’ın Vedik kültürüne dayanan 5,000 yıllık geçmişe sahip kadim doğal alternatif tıp sistemi. Hindistan’da çok fazla ayurveda kliğini ve doktoru mevcut ,haliyle sahte olanları da var, bu kliniklere gidip ,alternatif yöntem ve destekler ile ilgili olarak bilgi alabiliyorsunuz. Türkiye’dede ayurveda ile ilgili uzmanlar var bunlardan birisi ve bu konuda kitabı da olan Dr. Ender Saraç ,meraklılarına tavsiye edebilirim.
Bir sonraki seyahatnamede görüşmek üzere herkese saygılar. Seyahatlerim ile ilgili güncel paylaşımlara erişmek isterseniz instagram ve youtube ‘da yolbizigozler hesaplarını takip edebilirsiniz.
Not:Bu makale ’de adı geçen yer ve marka isimleri sadece bilgilendirme ve kişisel deneyimi yansıtma amacı ile paylaşılmıştır, reklam değildir.