KÜTAHYA’NIN HAFIZASI

Türküler, bir milletin acılarını, sevinçlerini, umutlarını ve yaşam mücadelesini yüzyıllar boyunca söz ve müzikle yansıtan bir aynadır. Halkın yaşadığı olaylar ve bu olaylara verdiği tepkiler, zamanla kültürel bir mirasa dönüşür; dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarılır. Kütahya, bu mirasa en güçlü katkıyı sunan illerin başında gelir.

Bazı türküler vardır; söylendiğinde yalnızca bir ezgi duyulmaz. Onlarla birlikte geçmişin yoksulluğu, gecikmiş umutlar ve kaderle yapılan sessiz pazarlıklar da kulak verir insana. Duyulan, sadece ses değildir; yaşanmışlıktır.

Çoğumuzun Kurtlar Vadisi dizisiyle tanıdığı “Elif dedim be dedim”, bir Kütahya yöresi türküsüdür. Kaynak kişisi Hisarlı Ahmet olan bu eser, halk tarafından benimsenmiş ve yıllar içinde yaşayan bir kültürel mirasa dönüşmüştür.

En az bu türkü kadar bilinen bir başka eser ise“Kar mı yağdı Kütahya’nın dağına”dır. Sözleri yine Hisarlı Ahmet’e ait olan bu türkünün hikâyesi, yoksulluğun ve çaresizliğin iç burkan bir anlatısıdır.

Yıllar önce, geçim derdiyle boğuşan bir aile, o yılın kazancının yetersizliğiyle yüzleşir. Her yıl şifa bulmak için gidilen Ilıca, bu kez ulaşılamaz görünür. Günler süren hesaplar, çaresizce yapılan değerlendirmeler sonunda ağır ama cesur bir karar alınır: Çatının kiremitleri satılır. “Döndüğümüzde çalışır, yerine koyarız” denir. İnsan bazen geleceği ipotek eder; bugünü ayakta tutabilmek için.

Yolculuk, yazın son demlerine, sonbaharın kapıya dayandığı günlere denk gelir. O yılların ulaşım koşulları bugünkü gibi değildir. Atlı arabalar yalnızca insan taşımaz; zamanı da taşır. Ilıca’ya gidenler aylarca dönmez. Beklemek, o yılların doğal hâlidir.

Ancak bekleyiş uzar. Dönüş vakti geldiğinde karşılarına çıkan manzara, söze ihtiyaç bırakmaz. Dağlar karla örtülüdür. Telaşla eve varılır. Kapı açıldığında ise hayat, bütün ağırlığıyla içeri çöker. Yataklar, yorganlar, kilimler… Hepsi eriyen kar sularının altında kalmıştır. İnsan böyle anlarda konuşmaz. Ağıt yakar.

Kar mı yağdı
Kütahya’nın dağına aman
Ateş düştü
Ciğerimin aman, bağına hey!

O an söylenen bu sözler, yalnızca bir evin değil, bir hayatın dağılışını anlatır. Zamanla bu ağıt, bireysel bir acı olmaktan çıkar; ortak bir belleğe dönüşür. Türkü olur. Zeybek olur. Ve kuşaktan kuşağa aktarılır.

Kütahya’nın batısında yer alan Gediz ilçesine ait “Gediz pazarıdır benim pazarım” türküsü ise bir başka derin yaşanmışlığın sanata dökülmüş hâlidir.

Naşalı Ahmet, Çanakkale’de askerlik görevini yapmaktadır. Ancak askerliği beklenenden uzun sürer ve terhis edilmez. O dönemin askerlik uygulamalarında terhis süreçlerinin zaman zaman keyfî biçimde uzadığı, rüşvet iddialarının gündeme geldiği bilinmektedir. Ahmet’e, komutanın talep ettiği parayı getirmesi hâlinde terhis edileceği söylenir.

Parayı temin edebilmesi için kısa süreli izin verilir. Köyüne gelen Ahmet, bu süre içinde nişanlanır ve gerekli parayı denkleştirerek birliğine geri döner. Ancak parayı teslim etmesine rağmen terhis edilmez. Yaşanan tartışma sırasında komutanını vurduğu ve ardından bölgeden kaçtığı rivayet edilir.

Olayın ardından Simav’a giden Naşalı Ahmet, Simav ve Gediz çevresindeki dağlık alanlarda yaşamaya başlar. Zaman zaman Gediz pazarına indiği, çevre köylerle ve nişanlısıyla haberleştiği, bazı dönemlerde Simav’daki yaren toplantılarına katıldığı anlatılır.

Bölgedeki güvenliği sağlamakla görevli Hisarköylü Şalgamlar’a Ahmet’i yakalama görevi verilir. Gelen ihbar üzerine İsmail ve Ali ağalar, Akdağ Yaylası Turnacık mevkiinde Ahmet’i bir çepniyle yemek yerken tespit eder. Yapılan ani müdahaleyle Ahmet etkisiz hâle getirilir ve zaptiyeye haber verilir.

Kısa süre sonra olay yerine gelen müfreze komutanı Kör Mülazım, Ahmet’in vurulması yönünde emir verir. İsmail Ağa’nın bu emre karşı çıkarak yargılanmasını talep ettiği, ancak Uzunalo Deli Mehmet tarafından Ahmet’in vurularak öldürüldüğü aktarılır. Ölümün ardından Ahmet Efe’nin başının Kütahya’ya gönderildiği kaydedilir.

Bu olayın ardından Naşalı Ahmet Efe için bir türkü yakılır. Türkü, halk arasında yayılır ve yaşananların sözlü anlatımı olarak günümüze kadar ulaşır.

Gediz pazarıdır benim pazarım
Akdağ yaylasında kaldı mezarım
Sağ olaydım şu yaylada gezerdim

Ne diyeyim ay Ahmet, ne diyelim
Allah’tan oldu
Bizim kavuşmamız mahşere kaldı

Türküler, bir toplumun arşividir. Resmî kayıtlara girmeyen hayatlar, tutulmayan tutanaklar, yazılmayan adaletler bu ezgilerde saklıdır. Kütahya türkülerinde duyulan ses; yalnızca bir ağıt ya da zeybek ritmi değil, yoksulluğun, sabrın ve kaderle girişilen sessiz mücadelenin sesidir. Çatısı satılan evin çaresizliği de vardır bu türkülerde, haksızlığa uğramış bir askerin yarım kalan ömrü de.

“Kar mı yağdı Kütahya’nın dağına”da bir ailenin hayatı çökerken, “Gediz pazarıdır benim pazarım”da geciken adalet bir insanı dağa, ardından toprağa sürükler. Bireysel acılar zamanla ortak hafızaya dönüşür; söz olur, ezgi olur, kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu yüzden türküler yalnızca dinlenmez. Yaşanır.

Kütahya’nın dağları, pazarları ve yaylaları; yaşanmışlıkların, kayıpların ve umutların tanığıdır. Bu türküler, geçmişe duyulan bir nostalji değil; bugüne bırakılmış bir vicdan notudur. Dinleyen her kulak şunu duyar: Bu topraklarda hayat hiçbir zaman kolay olmadı. Ama insanlar, acılarını bile unutturmamayı başardı. Türküler de tam olarak bunun için var.