Bir zamanlar “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyerek öğretmenine hürmet eden bir kültürün çocuklarıydık. Ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada bir öğretmenin görev yaptığı okulda bıçaklanarak hayatını kaybetmesi, kabul edilemez bir vahşet olarak karşımızda durmaktadır.


Bir öğretmenin görev yaptığı okulda bıçaklanarak hayatını kaybetmesi gerçekten kabul edilemez bir vahşettir. Bu olay sadece bir cinayet değildir; aynı zamanda toplum olarak karşı karşıya bulunduğumuz büyük bir değer aşınmasının ve şiddet kültürünün ne kadar tehlikeli boyutlara ulaştığının da acı bir göstergesidir. İnsan hayatının bu kadar kolay hiçe sayılması, şiddetin bu kadar sıradanlaşması vicdan sahibi herkes için son derece ürkütücü bir durumdur.


Bizler bir zamanlar öğretmeni gördüğümüzde saygıdan önümüzü ilikleyen, hatta sokakta karşılaştığımızda mahcubiyet ve hürmetle yolumuzu değiştiren bir terbiyenin çocuklarıydık. Çünkü öğretmen yalnızca bilgi aktaran bir kişi değil; aynı zamanda insan yetiştiren, karakter inşa eden ve toplumun geleceğini şekillendiren bir rehber olarak görülürdü. Bu anlayışın en güzel ifadesi de yüzyıllardır dillerde dolaşan “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözüyle anlatılan derin hürmettir. Rivayet edilen bu söz, ilme ve öğretmene verilen değerin ne kadar köklü ve güçlü olduğunu göstermektedir.


Ancak bugün geldiğimiz noktada öğretmenlerin görev yaptıkları okullarda bile şiddetin hedefi hâline gelmesi, toplum olarak nereden nereye savrulduğumuzu gösteren acı bir tablodur. Bir zamanlar ilmin ve irfanın temsilcileri olarak görülen öğretmenlere yönelen bu şiddet, aslında yalnızca bir bireye değil; eğitime, bilgiye ve toplumsal vicdana yönelmiş bir saldırıdır.


Bu nedenle böyle bir vahşetin sorumluları elbette cezalandırılmalıdır. Ancak mesele yalnızca cezayla sınırlı görülmemelidir. Okullarda güvenliğin güçlendirilmesi, şiddeti besleyen toplumsal dilin ve kültürün sorgulanması, çocuklara saygı, merhamet ve öğretmene hürmet değerlerinin yeniden kazandırılması gerekmektedir. Çünkü bir öğretmenin hayatını kaybetmesi sadece bir ailenin acısı değildir; aynı zamanda toplumun vicdanında açılmış derin bir yaradır.


Bir öğretmeni kaybettiğimizde aslında geleceğe tutulan bir ışığın sönmesine de tanıklık ederiz. Bu yüzden öğretmene saygı yalnızca bir gelenek değil, aynı zamanda toplumun varlığını ve geleceğini koruyan temel bir değerdir. Nereden nereye geldiğimizi görmek ve yeniden o köklü saygı anlayışını inşa etmek ise hepimizin ortak sorumluluğudur.