Arapçada “on” anlamına gelen aşara kelimesinden türeyen aşure, Muharrem ayının onuncu gününü ve bu günde gerçekleşen mukaddes dönüm noktalarını ifade eder. Ancak bizim kültürümüzde aşure, sadece bir zaman dilimi veya tatlı tarifi değildir; farklı nimetlerin tek bir kazanda buluşarak birliğe, berekete ve kardeşliğe dönüşmesinin sembolüdür. Asırlardır süregelen bu köklü maneviyat, Kütahya’nın derin kültürel hafızası ve estetik zevkiyle birleştiğinde ise sıradan bir ikram olmaktan çıkıp dünden bugüne uzanan asil bir merasime dönüşür.

Kütahya aşuresi, bol malzemeli ve klasik tarife sadık kalınarak pişirilen, buğdayın, nohutun, fasulyenin, türlü kuru meyvelerin ve özel baharatların muhteşem uyumuyla damaklarda unutulmaz bir tat bırakan bir lezzettir. Şehrimizin meşhur misafirperverliğiyle birleşince, sofralarımız bereketle dolar, gönüllerimiz şükürle dolar.
Osmanlı devrinden günümüze aşure, sadece bir tatlı olmanın çok ötesinde; bir şifa, bir hayır, bir vefa ve derin bir yardımlaşma vesilesi olarak yaşatılmıştır. Özellikle Kütahya gibi köklü Osmanlı mirasını bağrında taşıyan şehirlerimizde bu gelenek, asırlardır büyük bir muhabbet ve ihtimamla sürdürülmektedir.

Evlerimizde aşure pişirmek, sadece bir tatlı hazırlığı değil, geçmişten bugüne taşınan kutsal bir merasimdir. O büyük kazan ocağa konulduğu anda hane halkını tarifi imkansız bir sevinç kaplar. Büyükten küçüğe herkes mutfakta toplanır; ocaktan yükselen sıcak buhar gibi, aile fertleri arasındaki sevgi ve birlik duygusu da yükselir. Aşure, farklı lezzetlerin tek bir kazanda uyumla buluşması gibi, insanları da aynı duyguda birleştirir.

Bu güzel gelenek, köklerini Osmanlı döneminin derin maneviyatından alır. Osmanlı’da kazan kaynamaya başladığında, hane halkı etrafında halka olur; Yasin-i Şerif ve Mülk Suresi okurdu. duaların sevabı ise gelmiş geçmiş tüm ruhlara, ecdadımıza hediye edilirdi. Bu ritüel, hem Rabbimize karşı derin bir şükür nişanesi hem de geçmişimize ödenen asil bir vefa borcuydu. Dualarla pişen ve kâse kâse paylaşılan aşure, bugün de evlerimizde o köklü medeniyetin ve hiç sönmeyen paylaşma ruhunun en güzel mirası olarak yaşatılmaktadır.

Günümüzde zamanın darlığına rağmen o aynı ruh korunmaya çalışılıyor. Kısa da olsa dualar okunuyor, salavatlar getiriliyor. Pişme tamamlanınca kazanın üzerine kalaylı tepsi ve beyaz örtü örtülüyor, aşurenin “teri” şifa niyetiyle göz kapaklarına sürülüyor. Ardından en büyükten en küçüğe kâse ve taslarla paylaştırılıyor. Her kaşıkta hem tat hem de bir nesilden diğerine aktarılan hatıralar var.

Bu geleneğin en güzel yanı ise komşuluk hakkıdır. Eskiden aşure, süslü tepsilere özenle yerleştirilir, her tepside birer çift hazırlanır, beyaz örtülerle bağlanır ve kapı kapı dolaştırılarak komşulara, akrabalara, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılırdı. Kütahya’da bu gelenek hâlâ canlıdır. Çini işlemeli tabaklar ve tepsilerle sunulan aşureler, şehrimizin eşsiz estetik zevkiyle buluşarak hem göze hem gönüle hitap eder.

Bugün kâselerle aşure dağıtımları devam ediyor. Ancak asıl mesele, o eski mahalle dayanışmasını, samimi paylaşımı ve gönül birliğini yaşatmaktır. Günümüzün hızlı ve bireyselleşen dünyasında aşure, bize şunu hatırlatıyor: Farklı tatların bir araya gelmesi gibi, insanlar da birleştiğinde bereket doğar. Zor zamanlarda el ele vermek, ihtiyaç sahibine kapıyı açmak, komşunun halini sormak hâlâ en büyük zenginliktir.
Tarihimizin en güzel geleneklerinden biri olan aşure merasimleri, milletimizin kadim şükür, paylaşım ve birliktelik kültürünün en somut yansımasıdır. Özellikle Kütahya gibi manevi mirasını yaşayan şehirlerimizde bu gelenek, nesilden nesile aktarılarak gelecekte de yaşayacaktır.

Sevgili dostlar, gelin bu Aşûrâ’da sadece aşure pişirmeyelim; gönülleri de birleştirelim. Paylaştıkça çoğalan bereketi, unuttukça kaybolan komşuluğu yeniden hatırlayalım.
Aşûrâ günümüz mübarek, bereketli ve birlik dolu olsun.