Asırlar boyunca insan, başını gökyüzüne kaldırdığında sadece yıldızları değil; ruhunun pusulasını, ezelî ve ebedî nizamı görürdü. Bugün ise ekranların yaydığı yapay bir ışığın altında, hızın, tüketimin ve akıp giden gündemlerin arasında kaybolmuş durumda. Büyük medeniyetler, asıl ve hakiki soruları sormayı unutup tali meselelerin girdabında kaybolmaya başladıklarında, başlarının üzerindeki o görünmez gök kubbeyi de yavaş yavaş yitirirler. Üzerimizdeki o manevi kubbe delindiğinde, farkında bile olmadan dışarıdan gelen rüzgarların önünde savrulup gidiyoruz. Oysa durup kendimize sormamız gereken o can alıcı soru ortada duruyor: Biz bu gök kubbeyi nerede, hangi virajda yitirdik?

İnsan tabiatı gereği ayakları toprağa basan ama bakışı ve ruhu semaya yönelen bir varlıktır. Yürürken başımızı önümüze eğip sadece ayağımızın ucuna bakarak yol almamız mümkün değildir. Ufkumuzu belirleyen, başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz o gök kubbenin ta kendisidir. Göğe bakmak doğrudur, geleceğe umutla ve vizyoner bir gözle bakmak elbette boynumuzun borcudur. Lakin göğe bakmadan önce köklerimize bakacağız; kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi bileceğiz. Köklerini unutan bir ağacın ilk sert rüzgârda boyun eğmesi mukadderdir. Yönümüzü doğru tayin edebilmek için önce topraktaki nizamımızı, dilimizi ve hafızamızı kuşanmak zorundayız.

Yaşadığımız savruluşun en acı tablosu, lügatimizle ve içinde yaşadığımız medeniyet havzasıyla olan bağımızın zayıflamasında gizli. Hayali’nin asırlar ötesinden fısıldadığı "Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler" beyiti, tam da bugünkü halimizin aynası değil midir? İçinde soluk aldığımız, diliyle düşündüğümüz, kültürüyle var olduğumuz bu medeniyet deryasının tam ortasındayız; lakin etrafımızı saran bu okyanusun ne kadar uzağında ne kadar habersizce yaşıyoruz. Kelimeler yan yana sıralanmış sıradan harf yığınları değildir; her kelimenin arkasında ontolojik bir gerçeklik, asırların süzgecinden süzülüp gelmiş bir yaşanmışlık vardır. Biz bugün ne yazık ki kendi kelimelerimizle değil, başkalarının kavram setleriyle düşünüyoruz. Kendi lügatine ve deryasına yabancılaşan bir insan, kendi hayatının da yabancısı kalır. Kendini bilmeyen, içinde yaşadığı denizi fark etmeyen, başkasını ve dünyayı hakiki manada nasıl bilsin?

Toptan bir reddiye veya çağa küsmek, insanı dünyadan ve hayatın gerçekliğinden koparmaktan başka bir işe yaramaz. Esas olan, modernliğin kendisine mutlak bir düşmanlık beslemek değil; insanın modernliğin cazibesine fazla kapılıp özünü, köklerini ve dolayısıyla medeniyetini köreltmesine karşı çıkmaktır. Göğe bakmak doğru ama önce köklerimize bakacağız; kim olduğumuzu bileceğiz, ardından göğe bakacağız ki yönümüzü doğru tayin edelim. Modernliğin doğru kullanılması, teknolojinin ve imkanların insanı aydınlatması, bireyi ve toplumu ileriye taşıması gerektiği kanaatindeyim. Mesele zamana düşman kesilmek değil; çağın sunduğu imkanları kendi köklerimizden ve değerlerimizden kopmadan, süzgeçten geçirerek akıllıca kullanabilmektir.

Şehirlerimizdeki estetik yoksulluğundan zihnimizdeki dağınıklığa kadar her detay, kendi medeniyet havzamızla olan bağlarımızı ne ölçüde gevşettiğimizin bir aynasıdır. Artık suyun akışına kapılıp gitme lüksümüz yok. Göğe güvenle bakabilmenin, başımızı dik tutabilmenin tek ve değişmez yolu; ayaklarımızın bastığı toprağa, lügatimize ve o kadim köklerimize sadakatle sarılmaktır. İçinde yüzdüğümüz deryanın farkına vardığımız, kelimelerimize ve gök kubbemize yeniden sahip çıktığımız o uyanış anı, yarınlarımızı inşa edeceğimiz en mukaddes başlangıç olacaktır.