Bir millet kendine ne zaman bakmayı bırakırsa, o gün aynalar çatlamaya başlar. Ve çatlak bir aynada görünen hiçbir suret bütünüyle yalan değildir; yalnızca eksiktir. Asıl tehlike, eksik olanı hakikat sanmaya başladığımız yerde başlar.
Biz uzun zamandır aynaya bakıyoruz. Ama kendimizi görmek için değil, kendimizi temize çıkarmak için. Ziya Gökalp bir milletin varlığını “dil, kültür ve mefkûre” üçgeniyle tarif eder. Bu üçünden biri zayıfladığında millet, cemiyet olmaktan çıkar; kalabalığa dönüşür. Bugün aynı dili konuşuyoruz ama aynı manada buluşamıyoruz. Kelimeler ağzımızda olmasına rağmen anlamlar elimizden kayıyor.
Eskiler “gök kubbe” derdi; yalnızca başımızın üstündeki göğe değil, bizi bir arada tutan mana düzenine. Türk toplumunu ayakta tutan şey, iddia değil; ölçüdür. Sözün yerini bilmek, susmanın da bir edep olduğunu hatırlamak, bilgiyi bağırarak değil, taşıyarak var etmek. Bu, Türk’ün hayata bakışıdır. İnsanı merkeze alır ama bireyi şımartmaz. Toplumu korur ama kişiliği ezmez. Ne kör itaat ne başıboşluk… Bir denge ahlâkı. Aynı kelimede anlaşabilmekti bu. Aynı şeye utanabilmek. Haddini bilmek. Gösterişten kaçınmak. Birbirini tanımayan insanların bile aynı çizgide durabilmesi. Türk kültürü bu yüzden bağırmazdı; derinleşirdi. Kendini anlatmaz, yaşardı. Bugün ise yaşamak yerine anlatıyor, derinleşmek yerine görünmeyi seçiyoruz. Tanpınar’ın işaret ettiği şey, taş ve kubbe değildi; zamandan süzülen bir medeniyet ritmiydi. O ritim bozuldu. Ses arttı, mana çekildi. Ve şimdi o kaçınılmaz soru önümüzde duruyor:
Ayna kırıksa, suret kime ait?
Bugün Türklük bilinci, çoğu zaman slogana indirgenmiş durumda. Oysa Türklük bir slogan değil, bir şahsiyet meselesidir. Bir duruş, bir dil disiplini, bir ahlâk seviyesidir. Bağırılarak savunulmaz; taşınarak temsil edilir. Bu bilinç; bilgiyle kabalaşmamayı, güçle hoyratlaşmamayı, haklıyken bile ölçüyü kaybetmemeyi öğretir. Ama biz bunu gürültüye feda ettik. Peyami Safa’nın söylediği gibi kültür, inkâr ederek değil, devam ederek yenilenir. Biz ise yenilenmek yerine inkârı seçtik. Geçmişi yük, geleneği engel, düşünmeyi zahmet saydık. Sonra aynaya baktık ve dedik ki: “Bu biz değiliz.” Ama aynalar yalan söylemez. Sadece yüzleşmek istemeyenleri rahatsız eder. Bugün “normal” dediğimiz pek çok şey, aslında bir çözülmenin adıdır: Bilmemek masumiyet, yüzeysellik hız, okumamak marifet oldu. Oysa okumamak basit bir ihmal değil; bilinçli bir kaçıştır. Çünkü okuyan insan yalnızca bilgi edinmez; kendine yaklaşır. Ve kendine yaklaşan insan, ayna karşısında rahat duramaz. Biz çatlak aynaları seviyoruz. Çünkü onlar bizi eğrilmiş hâlimizle de idare eder.
Eksiklerimizi geçici, sorumluluğu başkasına ait gösterir. Ama soru yerinde durur. Sessizdir ama keskindir:
Ayna kırıksa, suret kime ait?
Bir kültür bir gecede çökmez. Önce kelimeler zayıflar. Sonra anlam. Sonra utanma duygusu. En son aynalar kırılır. Ama aynayı kıran el, o aynada kendini görmek istemeyen eldir. Ve asıl hakikat şudur: Bir millet aynasını suçlamaya başladığında, aslında kendini terk etmiştir. Terk edilen hiçbir kültür, aynı yerden doğrulmaz.