Son günlerde, ülkede barış ve kardeşliğe vurgu yapan iktidar sahipleri, toplumdaki her kesimle kavga etmeye devam ediyor. İstiyorlar ki herkes onların arkasında hizalansın. Yani ya arkamda olursunuz ya da karşımda; ama unutmayın ki karşımda olmanın da bir bedeli olur, demek istiyor.
İktidarın uygulamalarını eleştiren tüm gösteri, yürüyüş, basın açıklaması gibi eylemlere katılanlara karşı tahammülsüzlük adeta doruğa çıkmış. İktidar yandaşlarının, Filistin ve Gazze’deki zulme karşı Galata Köprüsü’nde protesto eylemine izin verilirken aynı yerde, muhalefetin aynı amaçla protesto eylemi yapmasına müsaade edilmiyor.
Demokrasinin en temel insan hakkı olarak gördüğü eleştiriye tahammül gösteremiyor yöneticiler. Sivil toplum kuruluşlarının barışçıl eylemlerini dahi kendileri için potansiyel tehlike olarak gören zihniyetin, ülkede “barış istiyorlarmış” gibi bir izlenim vermeye çalışmasından elbette ki kuşku duyarım.

Kendilerini eleştiren herkesi tehlike olarak görenler, sorumluluk alanlarında meydana gelen ölümcül olaylar karşısında, çağdaş demokrasi ile yönetilen ülkelerdeki istifa eden yöneticileri neden kendilerine örnek almadıklarını merak ediyorum. Soma’daki maden, İliç’teki göçük, Bolu’daki otel yangınında, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki ülkeyi yasa boğan öğrenci cinayetleri karşısında kim sorumluluk alarak görevini bıraktı? Hiç kimse!.. Böylesi o kadar çok örnek yaşadık ki bu ülkede…

Çocuklarını öpüp koklayarak, sabahın köründe okula uğurlayan anne babaların, akşam morg kapısındaki çığlıklarının bir bedeli yok mu? kendisinin sivil toplum kurumları adını verdiği ancak toplumun tarikat ve cemaat olarak değerlendirdiği oluşumlarla milli eğitimde laikliğe savaş açan milli eğitim bakanı halen görevde duruyorsa balık baştan kokmuş demektir.

Çocuklarımızın insani ve ahlaki değerlerimizden nasıl uzaklaştığını sorgularken ilk aklıma gelen, okullarımızdaki eğitim sistemi ve görsel medya dediğimiz televizyonlarımız. Radyo Televizyon Üst Kurulu, muhalif olarak gördüğü televizyon kanallarına ceza kesmek, ekran karartmak için fırsat arayacağına çocuklarımıza kabadayılığı ve şiddeti özendiren dizilere yasak getirsin. Ailecek izlenecek bir tane dizi yok televizyon kanallarında. Kötü modellerle yaşamak zorunda bırakılan toplumlardan iyi bir toplumu inşa edemezsiniz.

Okullarımızdaki öğrenci cinayetleriyle ilgili olarak toplumsal duyarlılık oluşturmak isteyen sendikaların eylemi, hemen emniyet güçleri tarafından bastırılmak isteniyor. Emekli sendikalarının, sorunlarıyla ilgili yapacağı basın açıklamaları terör eylemiymiş gibi muamele görüyor. İnsanların, muhalefetin mitinglerine gitmesine engel olmak için otobüs seferleri kaldırılıyor, metrolar kapatılıp gemi seferleri iptal ediliyor. 1 Mayıs için sembol haline gelen Taksim Meydanı, işçi ve emekçilere kapatılıyor. Doktorlarımızın sağlıktaki sorunlara dikkat çekmek için yapmak istedikleri basın açıklamaları engelleniyor…

Bu örnekler o kadar çoğaldı ki hangi birini yazayım. Özgürlükleri ve daha demokratik bir Türkiye’yi arzuladıklarını söyleyenler, kendileri gibi düşünmeyenlerin adeta boğazlarını sıkmanın peşindeler.
Ülkemizde barış ve kardeşliği bozan en önemli neden, iktidar sahiplerinin bulundukları makamlara gelme nedenleri olan anayasada yazılı kurallara uymamaları ve hukukun verdiği kararlara saygı duymamalarıdır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz 9 Temmuz 2018'den sonraki geldiğimiz nokta işte bu! Bir ülkedeki güçler dengesinin bozulması, o ülkenin demokrasini otokrasiye dönüştürür. Şöyle demişti Lord Acton: Güç bozar, mutlak güç, mutlaka bozar.
Freni patlayan kamyon ya takla atarak ya da bir yere toslayarak durabilir. Gelin, çok geç olmadan demokrasimizin freninin patlamasına, takla atmasına ve de duvara toslamasına izin vermeyelim.