Şu günlerde Karadeniz, özellikle de Giresun bölgesindeki madenciliğe karşı verilen haklı mücadeleden bahsederken bu konuda bazı hatırlatmaları yapmak zorundayız. Doğal yaşamı yok edecek faaliyetlere karşı mücadele içinde yer alan yurttaşlarımızın hiçbiri vatan haini değiller. O insanlar, bugünleri olduğu kadar geleceklerini de düşünen vatanseverlerdir…
Ülkemizde, madenlerimizin çıkarılmasına karşıymış, gibi gösterilmeye çalışılan insanların asıl meselesi, madenciliğin bilimsel gerçekler doğrultusunda yapılması, doğaya ve çevreye zarar verilmemesidir. Türkçemizde güzel bir tabir vardır: "Attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmemek" şeklinde kullanılan bu deyim, bir işten elde edilen faydanın, o iş için harcanan çaba, emek veya yol açtığı zarardan daha az olması durumunu ifade eder. Yani yerin altındakini çıkarırken yerin üstündeki her türlü yaşamı yok etmenin insanlığa bir yararı olmaz. Ormanları keserek, zeytin ağaçlarını sökerek geleceğimizi de yok ettiğimizi ne zaman anlayacağız? Dereleri kurutup balıkları yok ederek doğal yaşamı sürdüremezsiniz. Yaylalarımızdan gelen sularla coşan derelerimizin kenarlarına kurduğumuz alabalık çiftliklerimiz de işlevsiz hale gelecek.
Son yıllarda Karadeniz bölgesindeki iklimsel değişiklikleri sanırım hepimiz görüyoruz. Nisan ayında yağmaya başlayan kar ve ardından yaşanan don olayları ekonomik anlamda felakete dönüşmeye başladı. Sadece fındıkla ayakta duran Giresun yöremizde don olayı nedeniyle bahçelere hiç dirilmeyen seneler oldu. Fındığın don felaketine uğraması beraberinde birçok sosyal soruna da davetiye çıkardı. Anlayacağınız, doğa kendine zarar vereni cezalandırdı.
Bol yağış alan Karadeniz bölgemizde içme suyu sıkıntısı çekildiğini biliyor musunuz?
Sahil yolu projesi yapılırken açılan taş ocaklarının kaynak sularımızı yok ettiğini gördük. Denizle arasına yükselti çekilen sahil kasabalarımız yaşanmaz hale geldiler.
Ülkemizin madenlerini çıkarma konusunda oldukça tecrübeli kuruluşlarımız var, onları tek yetkili kılabilir, gerekirse özel sektörle iş birliği için izinler verilebilir.
Bugüne kadar Lozan Antlaşması’nın yeraltı zenginliklerimizi çıkarmamıza engelmiş gibi gösteren cahillerin, yabancıların doğamızı delik deşik etmesine, kârını alıp pisliğini bize bırakmalarına neden karşı çıkmadıklarına bir anlam veremiyorum.
Elbette ki ülkemizin her türlü zenginliğinden yararlanalım.
Kendi ülkelerinde maden aramanın çok yüksek maliyeti olduğunu bilen emperyal güçler ülkemize gelip bir tane de yerli işbirlikçi bularak ülkemize ihanet ediyorlar.
Bir bölgenin maden sahasına dönüştürülmesi bu denli kolay olmamalı. Bu işin bilimsel raporları, gerçek manada tarafsız kişilerin hazırlayacakları çok yönlü araştırmalarla hazırlanmalı. Adeta “çökme” denebilecek hızla yapılan kamulaştırmalarla insanları doğdukları topraklardan uzaklaştırmak sizleri paraya yaklaştırabileceği gibi tarımsal açlığa da yaklaştıracaktır. Sırtınızda para çuvalıyla yürürken bulamadığınız suyun, yiyeceğin aslında ne denli kıymetli olduğunu anlarsınız ama vakit çok geç olur, parayla alacak su da bulamazsınız.
Kızılderili Atasözüyle bitireyim yazımı: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak.”
Gelin bu sonları yaşamak zorunda kalmadan bir kez daha düşünelim…
Başka ülkemiz yok bizim…