Tarih var, kültür var, imkân var… Eksik olan ne? Bir yıldır Kütahya’dayım ve bu sessizliğin tanıdık geldiğini fark ettim.

Kütahya’ya taşındığımda ilk fark ettiğim şey şu oldu:

Bu şehir bana yabancı değildi…

Oysa ben buraya ilk kez gelmiştim.

Merhaba.

Bu satırlarda ilk kez karşılaşıyoruz; o yüzden kapıdan hızlıca girip selam vermek istedim.

Yazmak benim için sadece olup biteni anlatmak değil; yaşadığım şehri dinlemek, sokakta söyleneni duymak, söylenmeyeni de sezmek demek.

Uzun süre Bilecik’te yaşadım, orayı yazdım, tartıştım, sevdim, eleştirdim. Evet, Bilecik haritada bakınca “küçük” duran ama derdi büyük şehirlerden biri… Orayı yazdım, gezdim, sevdim, bazen de “bu kadar güzellik niye bu kadar sessiz?” diye kendi kendime söylendim. Bilecik bana şunu öğretti: Bir şehirde potansiyel varsa ama kimse bunu yüksek sesle söylemiyorsa, o potansiyel bir süre sonra sadece cümle içinde kalıyor.

Yaklaşık bir yıl önce rotayı Kütahya’ya çevirdim.

Yeni bir şehir, yeni bir başlangıç…

Ama daha ilk günlerde içimden şu geçti:

“Ben bu filmi bir yerden hatırlıyorum.”

Kütahya, olması gerekenden çok daha iyi bir yerde durabilecekken, bir arada kalmışlığın şehri gibi. Ne geri kalmış ne de ileri gitmiş… Tam ortada, “idare eder” çizgisinde bekliyor. Bilecik’e “kuruluşun ve kurtuluşun şehri” denir; Kütahya için de benzer cümleler kurulur. Mesafeler yakın, meseleler tanıdık.

O yüzden olacak ki, Kütahya’da hiç yabancılık çekmedim.

Çünkü bazı şehirler birbirini uzaktan tanır.

Kütahya’da herkes bir şeylerin farkında aslında.

Ama farkında olmakla harekete geçmek arasında, çini kadar ince ama beton kadar sert bir mesafe var.

Herkes biliyor mesela;

Bu şehir sadece termalden ibaret değil.

Sadece çiniden, Frig Vadisi’nden, ya da “geçmişi çok eskilere dayanır” cümlesinden de ibaret değil.

Ama anlatırken hep aynı üç cümlede dönüp duruyoruz.

Sanki şehrin tanıtım broşürü yıllar önce yazılmış ve kimse “bir güncelleyelim mi?” dememiş.

Kütahya’nın bir derdi de şu:

Çok kıymetli ama bunu bağırarak söylemeyi ayıp sayıyor.

Sessiz, sakin, ağırbaşlı…

İyi güzel de; dünya artık fısıltıyla değil, yüksek sesle konuşuyor.

Biz hâlâ “bilen biliyor” rahatlığındayız.

Bir de şu meşhur cümle var:

“Abi burası potansiyel şehir.”

Evet…

Ama potansiyel, kullanmadıkça övünülecek bir şey değil;

kullanmadıkça insanın başına kakılan bir kavrama dönüşüyor.

Bilecik’teyken de aynısını yazmıştım.

“Çok şeyimiz var ama anlatamıyoruz” demiştim.

Kütahya’da da tablo benzer.

İki şehir de tarih anlatmayı seviyor ama geleceği anlatırken sesi kısılıyor.

Bakın kızmıyorum.

Çünkü bu şehir sevilesi.

Ama sevdiğini uyandırmazsan, sabah geç kalır.

Kütahya bazen bana şunu hatırlatıyor:

Düğüne hazırlanmış ama aynaya bakmayı unutmuş biri gibi.

Üzerinde güzel bir elbise var, takıları yerinde…

Ama “nasılım?” diye soran yok.

Belki de mesele çok büyük değil.

Belki Kütahya’nın ihtiyacı olan şey, dev projelerden önce aynaya bakmak.

“Neyimiz var?”dan çok, “bunu neden anlatamıyoruz?” sorusunu sormak.

Bu şehir daha fazlasını hak ediyor.

Çünkü Kütahya, sadece geçmişiyle övünülecek bir şehir değil;

geleceğiyle konuşulması gereken bir şehir.

Ama bunun için birilerinin sürekli “potansiyel” demeyi bırakıp,

birilerinin de “nasılsa olur” rahatlığından vazgeçmesi gerekiyor.

Sevmek yetmiyor, sahip çıkmak gerekiyor.

Ben Kütahya’da bir yıldır yabancılık çekmedim.

Çünkü bu şehrin derdi bana tanıdık.

Ve tanıdık dertler, görmezden gelindikçe geçmiyor.

Kütahya’ya kızıyorum…

Çünkü seviyorum.

Ve insan en çok sevdiğine söyler.