Kalabalıklar içinde giderek yalnızlaşıyoruz. Aynı şehirlerde yaşıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı binaları paylaşıyoruz ama birbirimizin hayatına dokunamıyoruz.
Ne oluyor bize? Nereye gidiyoruz böyle?
İnsanlık tarihinin belki de en gelişmiş iletişim imkânlarına sahibiz ama birbirimizi anlamaktan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Konuşuyoruz ama dinlemiyoruz. Tartışıyoruz ama anlamaya çalışmıyoruz. Herkes haklı olmak istiyor, kimse karşısındakine hak vermeyi düşünmüyor.
Tekleşiyoruz, bireyselleşiyoruz, bencilleşiyoruz. “Biz” olmanın güzelliğini unutuyor, hayatı yalnızca “ben” üzerinden yaşamaya çalışıyoruz.
Herkes kendi dünyasının merkezinde, herkes kendi haklılığının peşinde. Kimse kimseye tahammül edemiyor. Evlerde tartışmalar, sokaklarda kavgalar, trafikte öfke, ailelerde huzursuzluk giderek büyüyor. Evlilikler dağılıyor, dostluklar zayıflıyor, komşuluklar kayboluyor. İnsanlar birbirlerine katlanmakta zorlanıyor.
Birlikte yaşamayı unutuyoruz. Oysa insan, yalnızca kendisi için yaşayarak mutlu olabilecek bir varlık değildir.
İnsan insana muhtaçtır. Bir tebessüme, bir selâma, bir dost sesine, kendisini anlayan bir gönle ihtiyaç duyar. Çünkü insanı güçlü kılan yalnızca sahip oldukları değil, hayatını paylaşabildiği insanlardır.
Bugün özgürleştiğimizi düşünürken bağlarımızı koparıyor, bağımsızlaştığımızı sanırken birbirimizden uzaklaşıyoruz. Kendi dünyalarımızı büyütürken ortak dünyamızı küçültüyoruz.
Evlerimiz büyüyor, gönüllerimiz daralıyor. İletişim araçlarımız çoğalıyor, sohbetlerimiz azalıyor. Kalabalıklarımız artıyor, yalnızlığımız derinleşiyor.
Böyle giderse geriye birbirine yabancı insanlar, sevgisiz evler, sessiz sofralar ve kalabalık şehirlerde tek başına yaşayan milyonlar kalacak.
İşte asıl tehlike budur!
Toplum olma bilincini kaybettiğimizde yalnızca birbirimizi değil, insanlığımızın en kıymetli değerlerini de kaybederiz. Unutmayalım; birey olmak değerlidir ama bencilleşmek değil. Özgür olmak kıymetlidir ama başkalarını yok saymak değil. Kendi ayaklarımız üzerinde durmak önemlidir ama birbirimize omuz vermeyi unutmak değil.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca kendisi olabilmesi değil, başkalarıyla birlikte yaşayabilmesidir.
Gelin, yeniden birbirimizi dinlemeyi, anlamayı, affetmeyi, paylaşmayı ve birlikte yaşamayı öğrenelim.
Çünkü “ben” büyürken “biz” küçülüyorsa, bunun adı ilerleme değil, toplumsal çözülmedir.
Ve unutmayalım:
Bir toplumun en büyük felaketi, insanların birbirinden uzaklaşması değil, birbirine ihtiyaç duymadığını düşünmeye başlamasıdır.
Siyasette farklı fikirlerin zenginlik olması gerekirken tartışmalar zaman zaman kırıcı kavgalara dönüşüyor. Farklı düşüncelere tahammül etmekte zorlanıyoruz. Fikirleri tartışmak yerine insanları hedef alıyor, birbirimizi dinlemek yerine susturmaya çalışıyoruz.
Futbol sahalarında dostluk ve kardeşliğin hâkim olması gerekirken tribünlerde öfke yükseliyor. Bir maçın sonucu yüzünden insanlar birbirine düşman olabiliyor. Aynı ülkenin insanları, farklı takımları destekledikleri için birbirlerine ağır sözler söyleyebiliyor, hatta şiddete başvurabiliyor.
Trafikte bir korna, bir bakış, küçük bir yol verme meselesi büyük kavgalara dönüşebiliyor. Sokaklarda gerginlik, iş yerlerinde huzursuzluk, sosyal medyada hakaret ve öfke giderek daha görünür hâle geliyor.
Evlerimizde de durum farklı değil. Eşler birbirini dinlemiyor, aile içindeki anlaşmazlıklar derinleşiyor, evlilikler sona eriyor, dostluklar küçücük meselelerle bitiyor. Komşular birbirini tanımıyor, akrabalar birbirinden uzaklaşıyor.
Sanki herkesin içinde birikmiş bir öfke, herkesin omuzlarında görünmeyen bir yük var. En küçük kıvılcım, büyük bir yangına dönüşebiliyor.
Oysa hayat zaten yeterince zor. Geçim derdi, gelecek kaygısı, hastalıklar, kayıplar, hayal kırıklıkları… Hepimiz kendi içimizde görünmeyen mücadeleler veriyoruz.
Bir de neden birbirimizin hayatını zorlaştırıyoruz?
Neden bir tartışmayı kazanmak için bir gönlü kaybetmeyi göze alıyoruz? Neden haklı çıkmayı huzurlu olmaktan daha değerli görüyoruz? Neden bir maç, bir siyasi görüş, bir fikir ayrılığı, yılların dostluğundan daha önemli hâle geliyor?
Birbirimize yaşattığımız öfke ve tahammülsüzlükle dünyayı giderek alevlenen bir cehenneme dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Bize kalmayacak bir dünya için bu kadar hırs, bu kadar öfke, bu kadar kavga niye?
Hepimiz bir gün çekip gideceğiz bu hayattan ne kazandığımız tartışmalar ne de uğruna kalpler kırdığımız makamlar bizimle gelecek. Geriye yalnızca dokunduğumuz gönüller, bıraktığımız güzel izler ve insanların hafızasında yaşattığımız iyilikler kalacak. Öyleyse geçici bir dünya için kalıcı kırgınlıklar bırakmaya değer mi?”
Üstelik bu yangının en büyük mağduru yine insanın kendisi oluyor.
.
Herkes kendi dünyasını kuruyor ama o dünyanın içinde giderek yalnızlaşıyor.
Birey olmak elbette kıymetlidir. Özgür düşünmek, kendi kararlarını verebilmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek önemlidir. Ancak bireyselleşmek, bencilleşmek ve başkalarını yok saymak demek değildir.
İnsan tek başına yaşayabilen ama tek başına anlam bulmakta zorlanan bir varlıktır. Sevilmek, anlaşılmak, değer görmek, paylaşmak ve ait olmak ister.
İşte bu yüzden iletişim yalnızca konuşmak değildir. İletişim, farklı düşünene saygı gösterebilmek, öfkeliyken kendini kontrol edebilmek, haklıyken incitmemek, güçlü iken ezmemek, karşımızdakinin de bizim kadar değerli olduğunu kabul edebilmektir.
Nasıl ki bedenimizi güçlendirmek için çalışıyor, zihnimizi geliştirmek için öğreniyorsak iletişim becerilerimizi geliştirmek, sabrımızı artırmak ve birlikte yaşama kültürümüzü güçlendirmek için de çaba göstermeliyiz.
Bırakalım artık bitmeyen tartışmaları, gereksiz kavgaları, kırıcı sözleri, öfkeyi ve gürültüyü…
Gelin, yeniden dinlemeyi, anlamayı, paylaşmayı, affetmeyi ve birlikte yaşamayı öğrenelim.
Ve unutmayalım:
İnsan olmak bir başlangıçtır. İnsan kalabilmek bir erdemdir. İnsanlarla huzur içinde yaşayabilmek ise hayatın en büyük sanatıdır.
Biraz tevazu, biraz sükûnet, biraz da hoşgörü… Hayatı güzelleştirmek aslında bu kadar basit. Her tartışmada haklı çıkmak, her sözde üstün gelmek, her meselede son sözü söylemek zorunda değiliz. Bazen susmak en büyük bilgelik, affetmek en büyük erdem, alçakgönüllülük ise en güçlü duruştur. Unutmayalım; insanı yücelten kibri değil tevazusu, güçlü kılan öfkesi değil sükûnetidir