Yüzyıllar boyunca bu topraklarda yoğrulmuş, tefekkürle harmanlanmış, ahlâkla ve hikmetle beslenmiş bir değerler manzumesidir. Gürültüyü sevmez; bağırmaz, çağırmaz. Kendini vitrinlerde değil, insanın hâlinde gösterir. Kitaplardan önce gönüllerde yazılmış, dilden dile değil; yaşanarak aktarılan bir bilgeliktir.

Bu irfan, insanı merkeze alır. Sözü süs için değil, iyilik için söyler. İlmi; akılda biriken kuru bilgi olarak değil, ahlâkta tecelli eden bir sorumluluk olarak görür. Bilmekten ziyade olmak kıymetlidir.

Bu irfan, hayatın tam içindedir. Bir tas çorbada, paylaşılan ekmekte, komşunun hâlini sormakta kendini gösterir. Büyük cümleler kurmaz; küçük ama sahici adımlarla yol alır. Sabırla yoğrulmuş, kanaatle ayakta durmuştur. Zor zamanlarda acele etmez; metanetle bekler. Çünkü bilir ki iyilik aceleyle değil, istikrar ve sadakatle çoğalır.

Bugün bilgi hızlandı; fakat hikmet yavaşladı. Kalabalıklar arttı; fakat insan yalnızlaştı. Her şey konuşulur oldu ama az şey hissedilir hâle geldi. İşte tam bu noktada Anadolu irfanı, bize yeniden şunu hatırlatır: İnsan kalmak. Duyarsızlaşmanın panzehiri merhamettir; vicdan yorgunluğunun ilacı ise hatırlamaktır. Hatırlamak… Nereden geldiğimizi, kime borçlu olduğumuzu, kiminle kardeş olduğumuzu.

Anadolu irfanı bir nostalji değildir; yaşanabilir bir gelecek teklifidir. Kalbi merkeze alan, ahlâkı ölçü kılan bir hayat çağrısıdır. Eğer bugün yeniden dinlemeyi, paylaşmayı, birlikte iyileşmeyi başarabilirsek; bu irfan yarınlarımızın en sağlam temeli olacaktır.

Çünkü bu topraklar bize sessizce şunu fısıldar:

Bilgi çoğalabilir; ama insan, ancak irfanla hikmetle derinleşir.