Orta Çağ’ın skolastik anlayışında insanın düşüncesini, hayatını ve iradesini kuşatan Kilise otoritesine karşı yeni bir ses yükseliyordu. Hümanizm, Rönesans’la birlikte Avrupa’da insanı merkeze alan ve insanı Tanrı’nın önüne koyan bir düşünce olarak yükseldi. Yüzyıllar boyunca hakikatin tek yorumcusu olarak görülen Kilise’nin ve onun kurduğu düşünce düzeninin karşısında insan aklı öne çıkarıldı. İnsan, Tanrı karşısındaki edilgen konumundan çıkarılarak kendi aklına, iradesine ve varlığına yaslanan bir özne hâline getirildi. Merkez değişti: Tanrı’nın belirleyici olduğu dünya tasavvurunun karşısına, insanın merkeze alındığı yeni bir anlayış çıktı. Rönesans’ın insanı yeniden keşfi, aynı zamanda insanı kendi başına bir değer ve ölçü olarak görmenin de önünü açtı. İnsan, yeniden “her şeyin ölçüsü” olarak görüldü.
Bugün hümanizm çoğu zaman yalnızca “insan sevgisi” şeklinde anlatılıyor. Asıl yanılgı da burada başlıyor. Çünkü insanı sevmek, tek başına hümanizm değildir. İnsana değer vermek de bir düşünceyi bütünüyle hümanist yapmaz.
Yunus Emre’nin insan sevgisini hümanizme indirgemek, onu anlamaktan çok sığ kavramlarımızın içine sıkıştırmaktır. Elbette Yunus’un düşüncesi; insan onurunu önemsemesi, gönül kırmayı reddetmesi, kibir ve ayrımcılığa karşı çıkması bakımından hümanist duyarlılıklarla kesişen yönler taşır. Fakat kesişmek, özdeş olmak değildir.
Üstelik Yunus Emre, Rönesans hümanizminin doğduğu Avrupa’dan yüzyıllar önce, Anadolu’nun bambaşka bir tarihî ve fikrî ikliminde yaşamıştır. Onu doğuran zemin, Kilise’nin baskısından bunalmış ve insanı Tanrı’nın önüne geçirerek yeni bir merkez aramış Avrupa değildi. Yunus’un yetiştiği Anadolu’da insan, başıboş bırakılmış bir varlık olarak değil; yeryüzünün sorumlusu olarak görülüyordu. Onun düşüncesinde insanın değeri, kendisini Tanrı’dan bağımsızlaştırmasından değil; kendisini var eden Yaradan’ı bilmesinden doğuyordu. Bu sebeple Yunus’u, Batı’da Kilise merkezli skolastik düzene tepki olarak doğan bir düşünce hareketinin Anadolu’daki karşılığı gibi okumak, yalnızca tarihî bir yanılgı değil; aynı zamanda onu kendi toprağından, kendi kaynaklarından ve kendi hakikatinden koparmaktır.
Yunus insanı sever. Ancak onun sevgisi, insanı Tanrı’nın yerine koyan bir anlayıştan doğmaz. Yunus’un insan sevgisinin kaynağında Allah vardı. “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü.” Bu söz, Yunus’un bütün düşünce dünyasının istikametini gösterir. Sevginin yönü insana, kaynağı ise Yaradan’a dönüktür.
Hümanist düşünce insanın aklını, iradesini ve değerini merkeze taşırken Yunus, insanın kıymetini aşkın bir kaynağa bağlar. İnsan değerlidir; fakat bu değer kendinden menkul değildir. İnsan, kendisini var edenden bağımsız düşünülemez. Bu sebeple Yunus’u “Anadolu’nun hümanisti” diye tanımlamak eksik kalır. Çünkü bu ifade, onun insan sevgisini öne çıkarırken o sevginin ilahî kaynağını gölgede bırakır. Yunus, hümanizmle bazı noktalarda buluşabilir; fakat onun ufku hümanizmden çok daha geniş, çok daha derindir. O, insanı merkeze koymadan insanı yüceltir. Yaratılanı sever; fakat Yaradan’ı unutmadan.
Yunus Emre hümanist değildi. Çünkü Yunus, “Her şeyin ölçüsü sensin.” demedi. “Kendini bil; seni var edeni unutma.” dedi. Ve belki de onu büyük yapan tam olarak buydu: Yunus, insanı ilahlaştırmadan insanın değerini gösterdi.